Güncel ve Sosyal Bilim Makaleleri - Gündem

Yeni Sömürge Modeli

Kişisel Web Sayfası

17.5.2021

Yeni Sömürge Modeli Sömürgeciliğin ilk aşaması, bir yağma ve yok etme dönemiyle başlar. Tarihin okuyabildiğim evrelerinde gördüğüm durum budur. Kendini her gücün üzerinde gören “beyaz adam” gücü oranında her türlü değerlere müthiş bir saldırı başlatmıştır. İnsanlık tarihi ile yaşıt olan dünya uygarlıklarının bir kısmını yakmış, yıkmış, bir kısmını da talan etmiştir! Zaman tünelinden bugüne geldiğimizde, Batı'daki medeniyet evleri olarak kabul ettiğim müzeleri dolaştığımda bu gerçeği gördüm ve yaşadım. Sistem şöyle gelişti: Sömürenler talan ettiklerini Avrupa’ya aktardılar, kültürel zenginlikler oluştu, sermaye birikimine dönüştü. 20.yy başlarında bu ekonomik gücün verdiği avantajla Batı siyasi olarak dünya egemenliğini ele geçirdi. Zaman içinde biriken sermaye ve genel ifadesiyle kapitalizmin emperyalizm olarak topluma yansıması sömürgecilik olarak yansıdı ve bu durum yüzyıllarca devam etti. Sömürgelerin paylaşımı söz konusu olduğunda, daha çok pay kapmak için sömürenler arasında çekişmeler, rekabetler ve nihayet kavgalar başladı. Fukara toplumların sırtında kene olarak kan emiciliğine devam etmeleri için paylaşım kavgalarında galip gelen daha çok pay kaptı. Kapitalizmin egemenliğindeki sömürgecilik dönemi sürerken emperyalistler kendi aralarında hesaplaşmaya başladılar. Bu hesaplaşma başladığı zaman toplumu etkileyen bazı değerler sloganlaştırılarak kullanıldı. Batılı ulus devletlerin karakteri değişmeye başladı, faşizm ve Nazizm gibi ırkçı yönetim şekillerini halka benimsetmek ve faşist kavramları perdelemek için "milliyetçilik" söylemi ile süslenmiş her düzeydeki diktatörlük öne çıkarıldı. Irkçılığa dayalı faşist yönetimler bilinçli-bilinçsiz kalabalıklar tarafından alkışlanarak değerli kılındı! Batı'da sömürgelerin paylaşım kavgalarının kazanımı için iktidarlardaki güçler ırkçılığa dayalı faşizmi ve Nazizm'i benimserken bu emperyalizme karşı milli uyanışlar da başladı. Tüm mazlum milletlere rol model olan ilk ve tek örnek, Anadolu'yu işgal eden Batı emperyalistlere karşı Mustafa Kemal’in önderliğinde başlatılan Kurtuluş Savaşıdır. *** Bu ulusal savaş hem Doğu’da hem Batı’da tüm mazlum milletlere ilham kaynağı, kurtuluş umudu oldu. Gazi Paşa'mın başlattığı ulusal kurtuluş savaşı, “...emperyalizmin de yenilebileceğini...” gerçeğini gösterdi. Bu bağlamda ulusal kurtuluş savaşları yaygınlaşmaya başladı. Bu dönem mazlum milletlerin emperyalizme karşı isyan dönemidir. İşte tam da bu dönemde yüz yıllardan beri hüküm süren Çarlık idaresinin sömürdüğü Avrupalı-Asyalı toplumların yeni bir kimlikle isyanı başladı. Proleter egemenliğine dayalı sosyalizm/komünizm idaresini kurma fikri devrime dönüşerek 1917 Bolşevik İhtilâlı gerçekleşirken Türk devrimci Galiyev de bu kadroda yer alıyordu. *** Emperyalizmin sömürge paylaşım kavgaları ve buna karşı gelişen ulusal kurtuluş hareketleri devam ederken bir gerçek anlaşıldı ki; toplumların maddi varlıklarını sömürerek, yok etmek mümkündü. Fakat kültürlerinin, inançlarının, uygarlıklarının yok edilemeyeceği gerçeğiydi. O zaman yeni bir plan ve strateji geliştirmek gerekiyordu. Bunu ilk kez gören Amerika'nın başkanı Wilson oldu. Wilson ünlü bir prensip ileri sürmüştü. Bu prensibe göre; “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” olacaktı. Yeni sömürge politikaları uygulanmaya başlandı. Stratejinin ana iskeleti şuydu: mazlum milletlerin öz değerlerine dokunmadan etnik kimliklerini öne çıkarıp özgürlük, özerklik, dahası "devlet kurma" hakkının tanınması yönünden politikalar uygulandı!.. Çok akıllıca bir taktik değişimi idi. Çünkü bu prensip ilan edildiğinde Batı toplumları "uluslaşma" sürecini tamamlamıştı. Yani yeni bir etnik kimlik icat etmeye, özgürleşmeye, devletleşmeye gerek yoktu. O güne kadar Batı'nın sömürgesi olan toplumlar ulusallaşırlarsa emperyalizmin işine gelir miydi? Aslında ister Batı ister Doğu kaynaklı emperyalizm olsun, toplumların ulusallaşmalarını istemez. Çünkü bunu yapan toplumlar milli bilinç sahibi toplumlardır. Bunu engellemek için milli bilinç konusunu askıda tutmalarını sağlamak gerekir. O zaman, Batı'nın dışında kalan diğer toplumların güçlü bir uluslaşma yoluna girmelerini engellemek ana hedef olmalıydı!.. Bunun için yerli işbirlikçilere ihtiyaç vardı. Plan buna göre yapılmalıydı ki aynen öyle yapıldı. *** İşbirlikçi hainler, ezilen halklar hep vardı, var olacaktır!.. İkinci Dünya Savaşı bir bakıma kapitalizmin sömürgen olma yarışının savaşı olarak algılanmalıdır. Çatışan taraflara baktığımızda hepsi sömürgen devletler, kendi aralarında güç yarışındalar. Bu savaşta galip-mağlup belliydi fakat yeni sömürgeler oluşturma noktasında çok başarılı değildi. Ne Almanya ne Fransa ne İngiltere ne de İtalya bir başkasının sömürgesi olmuştu. O zaman emperyalistler artık yeni sömürgeleri Doğu'da arayacaklardı. Buna göre sömürgeleştirme, daha çok askeri güç kullanarak sağlanacaktı. Bunun için sömürmek istedikleri ülkeyi-toplumu önce çeşitli bahaneler yaratarak işgal etme gerekçesini hazırlamak ve işgal etmek. İşte Libya, işte Afganistan, işte Irak, işte Suriye, işte Yemen... Bu, yeni sömürme modeliydi. Önce bahaneler yaratıp işgal et sonra "demokrasi getirilecek" uyutma ve aldatmasıyla sömür!.. Her halde kullanılan toplum mühendisliğine göre, güya halkın özgürlüğü savunuluyordu! Bunun da bir bedeli vardı. İşgal ve özgürlük sonra devletleşmenin bir diyeti olmalıydı. Taktiğe göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında daha önce sömürülen toplumlara "ulufe" dağıtır gibi siyasi bağımsızlıklar dağıtılmaya başlandı. Bunun da bazı ön şartları vardı: Sözde özgürleştirilecek toplumun idarecilerinin Batı sömürgenler tarafından desteklenip iktidarda kalmalarını sağlamak için: 1-Yöneticilerin işbirlikçi olması, 2- Sömürgenlere ekonomik bağımlı kalması... *** Etnik ırkçılığa dayalı ulusallaşma projeleri bu iki ön şartın gölgesinde gerçekleştiğinde yeni oluşan ulus devletler tamamen sömürgenlerin kulu-kölesi konumunda olacaklardı. Nitekim hep böyle de oldu... Böyle bir ulusallaşma, devletleşme ilk etapta mazlum milletlerin de işine geliyor olabilir. Hele ki toplumda milli bilinç gelişmemişse, başkasının himayesinde ve gölgesinde yaşamak tek çıkar yoldur. Böylece de sömürgenler istedikleri işbirlikçi kadroları iş başına getirir, onların devamı için destek verir. Böylece sömürmeye devam ederler. *** Bu taktik değişimi sonucu oluşan etnik köken temelli ulusal devletlerin üzerinde yepyeni bir ifade ile öne çıkan büyük bir güç etken olur. Buna da "küreselleşme" deyip her türlü bahane ve itirazı bu kapalı kutu içine sokup sömürmeye devam etmek... Batı'nın sömürgen lideri ABD’nin hem ekonomik hem askeri hem de siyasi egemenliğinde bir "küreselleşme" söylemi gelişti, devam ediyor. Nitekim kapitaller birleşerek çokuluslu tekelleşen sermayenin önünde hiç bir ulusal eylem ve uyanış duramaz. Tekelleşen sermaye dünyayı istediği gibi sömürmeye devam eder ki ediyor!.. Bunun yeni tarifi de "Yeni Dünya Düzeni" ya da "Yeni Dünya İmparatorluğu!" olarak işbirlikçi kadroların masasına paye (!) olarak konur/konuluyor!.. *** Yeni Dünya İmparatorluğunun nasıl kurulduğunu namuslu gazeteciler araştırıp açıkça yazmışlar. ABD öncülüğünde oluşan dünya imparatorluğunun sınırlarını tarif eden gazeteci Scott Peterson'in yazdıkları karanlıklara ışık oldu. Bu araştırmacı gazetecinin çalıştığı "Christian Science Monitor" isimli gazetesinde şunları yazmıştır: “Terörle savaş sloganıyla etki alanı genişleyen ABD’nin tıpkı Roma ve Büyük Britanya imparatorlukları gibi dünya çapında yayıldığı...” (*). Bu tespiti okuduktan sonra ABD' güçlerinin istedikleri zaman nasıl bir sözde "düşman" yaratıp onu hedef haline getirdiğini somut örnekleriyle görüyoruz. Dünya da bunu birebir yaşıyor. İmparatorluğun ekonomik gücü tartışılmaz derecede etkin olur. Çünkü lider sömürgen devletin desteklediği dev çokuluslu şirketler artık birer tekel konumundadır!.. Onların kasalarına yeni sömürgelerin milli gelirleri garantili olarak silah ve başka alımlar aracılığıyla akacaktır! İsimlerini hemen herkesin bildiği ama nasıl birer ekonomik güç olduklarını bilmediğimiz tekelleşmiş dev şirketleri "İgnacio Ramonet", “Geopolitique du chaos-Kaosun Jeopolitiği” isimli kitabında yazmış: "Uluslararası sermaye, hiçbir kamusal denetimin boyutlarına sığmayan bir güce erişmiştir. General Motors’un cirosu Danimarka’nın, Ford’unki Güney Afrika’nın, Toyota’nın ki Norveç’in gayrisafi yurtiçi hasılasını aşmıştır!.." (*) Şimdi oturup düşünelim, bu denli güçlü ekonomilerin çökertmeyeceği ulus devlet var mı? İstediği şekilde devletleri de toplumları da yönlendirerek sömürmeye devam ederler!.. Bu, yeni model emperyalizmdir!.. Gerektiğinde kapitalizmin sömürgeleştiği Yeni Dünya Düzeni'nde ulusal devletleri yaşama şansı çok büyük risk altındadır. R. Demir (17.03.2021) (*) Ümit Zileli, Korkusuz Gazetesi, 18-20 Aralık, 2020

520

©2008, Tüm Hakları Prof. Dr. Ramazan DEMİR'e Aittir1057115