Güncel ve Sosyal Bilim Makaleleri

FIRTINALI YILLAR

KİŞİSEL WEB

18.5.15

Fırtınalı yıllardı; 1968-1980'li yıllar...

Yıl 1980'e gelinceye kadar çok şeyler olmuştu...

Her gün ortalama 25 vatandaşın teröre kurban gittiği bir dönemdi...

Mahalleler kurtarılmış, kentler paylaşılmıştı örgütler tarafından...

Öğretmenler mi, polis mi, isçi mi...

Hepsi ayrı kamplarda, örgütler halinde karşı düşman...

Hiç kimsenin kimseye tahammülü yok...

Devlet çarkı durmuş...

Sivil idare var... Ama muktedir değil...

Parlamento açık...

Cumhur reisini bile seçemiyor...

Sanki politikacılar söz birliği yapmışçasına devlet çarkını ihtilala açık hale getirmekteydiler...

Hiç kimse "ortalık güllük gülistanlıktı" diyemez; "haksız yere ordu idareye el koydu" diyemez...

Tüm güçler sivil hükümetin elinde olduğu halde ülke ateş topuna dönmüştü.... Buna rağmen "asker devletin idaresine haksız el koydu" dmeleri sadece akılsızlık, iki yüzlülüktür... O dönemleri en iyi bilen ve yaşayan biri olarak 12 Eylül askeri Darbeye benim gibi binlerce genç "can borcu" vardır...

Sonradan yapılan yanlışları çoktur, onların tartışılması ayrı konudur...

12 Eylül şartlarının oluşumunda "sivil idarenin, politikacıların suçu yok" diyecek aptallar öne çıksın...

***

Orgeneral rütbeli Kenan Evren ismini, Ege Ordu Komutanı olduğu 1974 yılından beri duyardım... İyi bir asker olduğu muhakkaktır, o tarafını bilemem... Bir askeri darbenin lideriydi, darbelerin olabilmesi için şartların da oluşması gereği vardır.

Darbe şartlarını oluşturan, oluşmasına neden olanlar asker değildir, sivil idarelerdir, politikacılardır...

Kenan evren, her faninin varacağı yere vardı.

Şimdi bakıyorum da o yıllarda, özellikle 1980 sabahından itibaren askeri, ihtilalcıları, Evreni "kurtarıcı olarak görenler, onlara methiyeler dizenler, dahası postal öpücüler" bugün çıkmışlar rahmetli ile ilgili ağza alınmayacak çirkin ifadeler kullanıyorlar. Örneklerini fazlasıyla yazılı ve görüntülü medyada görüyoruz...

Ölüm, her canlı için kaçınılmaz sondur; ister insan, ister hayvanat, ister nebatat olsun, fark etmez...

Ölümün şekli nasıl olursa olsun fani olan insanın yaşlı evrenden yaşamının sonlanması, farklı bir aleme, metafizik bir aleme, göç şeklidir.

İnsanlar arasında hak ve hukuk kaybı ya da gaspı önemli bir hal olarak kutsal söylemlerle zikir edilir... Örneğin; bildik, tanıdıklar, akrabalar, dostlar özetle insan olan herkes hakkında "gıybet" yapmanın vebalini anlatır... Kaldı ki insanın hizmetinde olan hayvanat, nebatata karşı olan haksızlıkların bir sonucu olanlar bile ölümlerinden sadece ibret için söz konusu olabilir, hayvanatı ya da nebatatı yermek için söz konusu edilmez...

İnsanlar arasındaki dargınlığın, kırgınlığın, kinin, hakkının gaspı, canına kıyımı kısaca her şeyin noktalandığı son yolculuk ölümdür... Geçmişte yapılmış olan yanlışlar, haksızlıkların hesabının görüldüğü yer başka bir yerdir...

***

Ölüm yolculuğuna derin saygı duyulması gereği olduğu kanısındayım. Çok fazla haksızlığa uğranılmış olunsa bile, onu dillendirmenin çok anlamlı olduğu kanısında değilim. Ölmüşün sevabı da vebali de başka mekan ve şekilde görülecektir; onun yargısı, Tanrı nezdinde olacağına göre ne şekilde ve nasıl olacağına karar verecek olan Tanrı mekanizmasıdır...

Bu nedenle başta Yaratandan ötürü hiç bir ayrım yapılmaksızın tüm ölülere saygılı olmak gereği vardır. İçimiz acımış olsa da, zarar verilmiş olsa da ölüyü yargılamak insan oğlunun ne haddi ne de hakkıdır...

İnsanın yüreğindeki değer yargılarını ölçen ne hassas bir alet, ne de bilebilen keramet sahibi insan vardır... Yüreklerin nasıl bir değerde olduğunu ölçen ve deneyen, sonuçlarını görüp değerlendiren bizzat evrensel gücün sahibi olabilir ancak. Evrendeki düzeni sağlayan ve yöneten Tanrı gücüne inançla onun egemenliği başkası ne devir alabilir ne de yapabilir...

Yaşamın amacı, iyi bir insan olmak ve insanlığa yararlı işler yapmaksa, ne dili ne dini ne de ırkı önemlidir...

***

Unutmayalım ki kainatta yaşayan hiçbir varlık karar merci değildir... Yaşayan ya da yok olan her canlı hakkında tek hüküm sahibi olan inandığımız Tanrı gücüdür...

Ölmüş bir insanın ardından "gıybet etmek", dedikodusunu yapmak, telkin edilen kutsal ifadedeki; "ölü eti çiğnemek" kadardan daha kötü yanlış olduğunu hatırlamalıyız...

Kenan Evren hakkında bugün söylenenler ile 1980li yıllarda söylenenlerle kıyaslandığı zaman insanoğlunun ne denli mürai bir varlık olduğunu görmek zor olmaz...

Kişinin yaptığı hatalarını öne çıkararak yargılamak farklı, hatalarını da doğrularını birlikte "devlet" ciddiyetiyle analiz etmek daha da farklıdır.

1980'nin şartları bugün devam etseydi, Kenan Evren hakkında bugün ileri geri konuşanlar acaba yine aynı dedikodu ve yargılamayı yapabilirler mıydı?

Yapılan temel yanlış, her olay kendi zaman diliminde değerlendirilmelidir. 1980 şartlarını bilmeden, 2015 kafasıyla bir askeri darbeyi yargılamak en büyük akılsızlıktır. Bunun anlamı Kenan Evren ve ekibinin yaptığı yanlışları savunmak demek değildir. 12 Eylül şartlarının oluşmasında ve sonrasında yapılan yanlışların devamında hiç kimse "masum" değildir...

Bunu öğrenemeyen çirkin politikacılar, yalaka basın, kiralık beyinli aydın geçinenler, satılık kalemşorlar kendilerine göre bir saplantının için debelenip durmaktadırlar. Onlardan geriye Kenan Evren'in bıraktığı "yanlış" işler kadar değerleri ve anlamları bile olmayacaktır.

Günlük yaşayan politikacının bırakacağı sadece nefret ve kin duygularıdır.... Onu da bugün fazlasıyla yapıyorlar...

14.5.2015

R. Demir

1413

©2008, Tüm Hakları Prof. Dr. Ramazan DEMİR'e Aittir850935