Güncel ve Sosyal Bilim Makaleleri

10 Kasımda Cumhuriyet Yumruklanıyor

Kişisel Web

10.11.16

10 Kasımda Cumhuriyet Yumruklanıyor… Cumhuriyet nedir? Klasik tarifi, sayfalarda kaladursun da, biz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesini oluşturan Cumhuriyetten ne anladığımızı, farklı bir bakış açısıyla ifade edelim; Cumhuriyet, kendi içinde birçok devrimi barındıran bir hayat biçimi, yaşama biçimi olarak anlaşılmalıdır. Bu anlayış ve kavrayışla cumhuriyet idare sistemi Türk Milletine sunuldu. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet rejimini bu bakış açısına göre düşünmek gerek. *** Şu hususlar sorgulanmalıdır; niye harf devrimi yapıldı? Niye kılık kıyafet devrimi yapıldı? Niye hukuk devrimi yapıldı, neden medeni kanun çıkarıldı? Neden maarif devrimi yapıldı? Neden tek yasaya dayalı eşit vatandaşlık hakkı? Neden padişaha “kul” değil de birey olma seçeneği? Neden padişahın “tebaası” değil vatandaş olma seçeneği? Neden “ümmeti” değil de millet olma isteği? Bunları iyi anlamak gerek, Cumhuriyeti anlamak için... *** Sevr ve Lozan haritalarını kıyaslamak… Mustafa Kemal Atatürk, tüm bu soruların cevabını bulacağımız Cumhuriyet devlet sistemini kurdu ve “buyurun sahip olun” dedi. Pekâlâ, kime karşı bu savaşı kazandı? Dışta Batı emperyalizmine, içerdeki karanlık-uşak kafalılara karşı… Her fırsatta Batı emperyalizmi “Sevr”i çağrıştıran isteklerde bulunabiliyor... Sevr uygulandı mı, uygulanmadı mı, tekrar gündeme gelebilir mi tartışması bile yapılıyor... Önce şu hususta anlaşmalıyız; Sevr, bir iki yılda olup biten bir olay değildir; 100 yıllık ön çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkmış bir sonuçtur. Osmanlıyı parçalayıp paylaşmak için on yıllarca plân ve strateji örgüsü yapıldı, tuzaklar kuruldu, avlar için ağlar örüldü… Sonuçta hedefe varıldı... Koca dev imparatorluk paylaşıldı; 364 maddelik bir antlaşma ile paylaşım teyit edildi; belge Paris’in banliyösü Sevr’de imzalandı. Peki, Sevr uygulandı mı uygulanmadı mı? Kimilerine göre uygulanmadı, kimine göre de uygulandı! Bize göre de uygulandı! Neden mi? Sevr antlaşması “meclis ve padişahın onayından geçmedi” diye uygulanmadığı iddia ediliyor; bu, doğru değil, şöyle ki; imzadan hemen sonra, 12 Eylül de, İzmir resmen ve törenle Yunanlıların yönetimine devredildi, bu bir. Kapitülasyonlar yeniden yaygınlaştırıldı, bu iki. Posta-telgraf idaresi, İstanbul Sular İdaresi, Devlet Demir Yolları yabancıların elinde kalmaya devam etti, bu üç. Osmanlı idaresi dışarıdaki memurların maaşını ödüyordu, o da kesildi, bu dört. Ordu dağıtıldı, silahlar teslim edildi, bu da beş... Daha pek çok benzer şeyler... Sevr uygulanmadı de daha ne olsun ki? Neymiş, padişah imzalamamışmış! İmzalayacak hali yoktu ki; çünkü Osmanlı meclisi kapatılmıştı, mebuslar Malta’ya sürülmüştü... Ardından Anadolu’da kutsal mücadele başladı; İstiklal Savaşıyla emperyalistlerin hevesleri kursaklarında kaldı. Şimdilerde Türkiye üzerinde oynanan oyunları iyi görmek ve anlamak için, çok basit bir önerim olacaktır; Sevr ile Lozan’ın farkını iyi anlamak için, her iki antlaşmanın sonucunu yansıtan haritaları yan yana koyup kıyaslamak ve düşünmek... O zaman, eğer kalemler ve beyinler uşaklık mukavelesi imzalamamış ise, gerçeği görebileceklerdir. O zaman düşmanın nereden geldiği bilinir, Atatürk’ün ve İstiklal Savaşının kıymeti daha iyi anlaşılır. *** Milli heyecan Kurtuluş Savaşından sonra devlet çok fakirdi, fakat tertemiz bir vatan vardı. Bugünkü gibi yabancılara satılmış kurumları, kiraya verilmiş beyinler yoktu. Yol yok, liman yok, uçak yok... Bir tek tuğla fabrikası bile yok... En önemlisi bunları yapacak ne usta, ne mühendis, ne yüklenici, ne öğretmen, ne sanatçı, ne bilim insanı vardı... Köprü yıkıldığı zaman Belçika’dan mühendis gelirdi... Türk yüklenici tarafından yapılmış ilk Cumhuriyet binası, Ankara yakınındaki “Kayaş” istasyon binasıdır. Yapılan her yeni bir yapı, büyük bir heyecanla, bayram havasıyla ve törenlerle açılıyordu; herkes heyecanlı; ilk kez Türkler tarafından başarılmış bir iş olduğu için herkes gururlu idi. İstanbul’un Sular İdaresi; Posta-Telefon İdaresi yabancıların elindeydi. Ulaşım sağlamak çok güçtü… *** Borçlanmadan kalkınmak Millet fakir, fakat çalışkandı, azimliydi, milli heyecan vardı, bağımsız olmanın, vatandaş olmanın özlemini, sevincini sindiriyordu içine... Padişaha “kul-tebaa” olmaktan kurtulmuştu, yurttaş olmuştu, yurtsever olmuştu. Millet olmuştu… Yunan Anadolu’dan kovulduktan sonra geride 10 bin civarında yakılmış-yıkılmış ev bıraktı... Bunların hepsini vatandaş kendisi yaptı, onardı. Yunanın yakıp yıkmış olduğu 2000 den fazla cami bıraktı geride; bunları da Cumhuriyet idaresi sessiz-sedasız yeniden yaptı-onardı; siyasi malzeme yapmadan, istismar etmeden, din ticareti yapmadan, laikliğin erdemliliği içinde bunu yaptı... Cumhuriyet döneminde kalkınma hızı %10, sanayileşme hızı %20, bunlar dünya rekoru işler... Devletin en fakir döneminde dahi DDY millileştirildi; Osmanlı borçları ödendi. Devletin tek kuruş dış borcu kalmadı. Her yapılan eser Türklerindi, bunun anlamı şuydu; “Anadolu bizim yurdumuzdur” demekti... Bu toprağın sahibi “Türklerdir” demekti... “Biz bu yurdun sahibiyiz” demekti... Tek kuruş dış borç almıyor Cumhuriyet idaresi, kredi tekliflerini ret ediyor... Ne İMF den, ne de Dünya Bankasından kredi alınarak! Her şeyi kendisi üretiyor, dışa bağımlı değildi. Şimdi ise, alınan dış borçlara ödenen haftalık faizle 80 okul, 80 hastane, 80 kültür merkezi birlikte yapılır... Atatürk’ün aklı yok muydu ki yabancı sermayeyi getirsin de kullansın? Borç para alsın IMF den, Dünya Bankasından? Ülkenin milli bir ekonomisi, milli bir maliyesi yoksa o ülke bağımsız değildir. Bugün ne durumda olduğumuzu siz düşünün lütfen... “Emret başkanım” deyip, kirli yalanları millete şırınga eden “uydu” kadroların egemenliğindeki bir ülke değildi... *** Çağdaşlaşmak ana hedef… Cumhuriyet çağdaşlaşma rejimidir... Çağdaşlaşmak mecburiyeti vardı; Atatürk bunu yaptı; çağdaşlaşarak Ortaçağı yendi! Yeniçağa doğru koştu. Atatürk hep çağdaşlığı, çağdaşlaşmayı, hatta onun da üzerine çıkmayı hedef olarak gösterdi... O’nun yolundan ayrılırsak, çağdaşlaşmaya devam etmezsek geri gideriz, tekrar Ortaçağa döneriz... Bugünlerde “yeni Osmanlılık” hikâyeleri duyuyorum; Osmanlının Kanuni dönemine değil, belki son batış dönemine döneriz! Onun için çağdaşlaşma sürecinde fren olmaz, geri durulmaz... Bilimde, sanatta, düşüncede, teknikte çağdaşlığı yakalamak gerek; milli kültürünü, dilini, gelenek ve folklorunu koruyarak çağdaşlaşmak gerek... Gelişerek değişmek gerek; gelişmeden değişirsen, geri kalmış mahallenin ileri gitmiş sosyetik kızı gibi olursunuz! Onun için Cumhuriyetin değerini iyi anlamak gerek, Atatürk’ü iyi anlamak gerek; çünkü Cumhuriyet demek insan olmak demektir, yurttaş olmak demektir, birey olmak demektir. Bunu anlamayanlar ya da anlamak istemeyenler Cumhuriyete sağdan, soldan, içerden ve dışarıdan "yumruk" sallıyorlar!!! *** Sonuç… Evet, cumhuriyet her taraftan yumruklanıyor. Hem de 10 Kasım haftasında tüm şiddetiyle saldırıdalar. “Benim en büyük eserim cumhuriyettir” diyen Gazi Paşa’nın huzuruna, 10 Kasım’da, cumhuriyet kazanımları, kurumları, ilkeleri tahrip edilerek, hayâsızca saldırılar yapılarak çıkılmaktadır. Okul kitaplarından “Gençliğe Hitabesi” yok edilmekte, bazı valiliklerin İnternet sayfalarında Gazi Paşa’nın resimleri çıkarılmakta, kuruluş felsefesini değiştirmek için Milli olan eğitim sistemine “çamur” kıvamında mil bulaştırılarak “mil’lı” duruma getirilmekte… Devletin tüm kurumlarında gayrı milli, cumhuriyetin, devletin kuruluş felsefesine ters, düşman zihniyetler yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bunu yapanlar ise, varlıklarını borçlu oldukları, bugün ikbalini paylaştıkları cumhuriyetin sayesinde yetişen gafiller, bedbahtlar ve hainler… Peki, buna karşı çıkacak cumhuriyet bekçileri, Gazi Paşa’nın emanetine sahip çıkacak Türk milletine ne oldu, yok mu oldu? Emanete daha ne kadar ihanetle seyircisi kalacak? Uykuda! Henüz uyanıyor! Sabah uykusu mahmurluğunda… Her geçen saat geç kalınmış demektir. Tam uyandığında ya ölüm ya kölelik olacak… R. Demir; (10.11.16)

1296

©2008, Tüm Hakları Prof. Dr. Ramazan DEMİR'e Aittir729629