Güncel ve Sosyal Bilim Makaleleri

...

...

...

Tarikatlar Devleti Yönetince "Turanın Kalbi Horasan" isimli kitabımın görsel sunumlarını farklı davetlerde seminer formunda yapmaya başladım. Kitabımın ana teması, Turan Coğrafyasında yaptığım inceleme ve gözlemler sonucu yazılı ve görsel dokümanları kapsıyor. Güney Azerbaycan başkenti Tebriz'den Horasana, oradan Şiraz ve İsfahan, Kum ve Tarhan uzun bir rotanın detaylarını içeriyor. Bu sunumlarda bana sorulan sorulardan biri "Horasan" adının anlamının ne olduğu idi. Horasan kelimesinin kökeni, Farsça'dır. Taşıdığı anlam ise “Güneş Ülkesi” ve “Güneşin Doğduğu Yer” olarak tarif edilebilir. Horasan, aslında hem coğrafi hem de kültürel kimliği olan bir coğrafya. Fiziki coğrafya kurallarına göre bir sınırlama yapmak kolay değil, sadece şunu söylemek mümkündür; bir kısmı İran'ın kuzeydoğusunda, bir kısmı Türkmenistan'ın İran'la sınır olduğu bölgede, bir kısmı da Afganistan sınırları içinde kalan bölgenin adıdır Horasan. Bölgenin en önemli özelliği, kültürel kimliğe sahip olmasıdır. Bu bağlamda Horasan, bütün yörelerden göç alan bölge olma özelliğini taşıyor. Bir anlamda, kültürlerin harman olduğu, Türk, Fars, Hint ve İslam kültürünün karışım, harmonisi, bölgedir. Horasan sadece göç alan kültür analiz bölgesi de değil, aynı zamanda kültür elçilerini başka diyarlara öncü güç olarak gönderen, göç veren bir bölgedir de. Bu kültür harmonisinden yetişenlerin çoğu insan nefsinin, benliğinin, egosunun ıslahında önemli etkisi olan tasavvuf düşüncesine egemendirler. Onun için tasavvuf, Horasan, kültür harmonisi ürünüdür diyoruz. Bu kültürde yetişenlerin mükemmelliği kadar düştükleri önemli bir hatanın öncüleri olduğunu da belirtmeliyim. Tasavvuf düşüncesinde aşırılık olduğu zaman, toplumun dinamikleri olan mezhep ve tarikatların daha da alt gruplara bölünerek fayda yerine toplumda kutuplaşmaya yol açtığını da bilmeliyiz. Bir örnek olması bağlamında Hint orijinli olan, insanların dünyadan el-etek çektirip kaderciliğe yönlendiren “Panteizm" (Brahmanizm) tarikat ürünü örnek verilebilir. *** İlginç bir bilgi olarak aktarmalıyım ki, Sümer uygarlığın etkisiyle Horasanda oluşmuş olan kadim uygarlığın kalıntılarına bugün de rastlamak mümkündür. Dahası burada varlığını beş bin yıl boyunca sürdüren uygarlığın ince noktalarına, felsefesine ve hedeflerine vakıf olmak için Batılı Pisagor, yaşamının yirmi yılını burada bu uygarlığı anlamak ve incelemekle geçirmiştir. Bunun devamında, ülkesine döndüğünde, Sokrates, Eflatun ve Aristo gibi düşünürleri etkilemiştir. Bu husus fevkalade önemlidir. Peki, çağının bu ileri uygarlığın sonu ne oldu? Böyle bir sorunun zihinsel işgali kaçınılmazdır, dolayısıyla merak edilmesini hiç yadırgamam. Uygarlığın önce gerilemesi ve sonunda yıkılmasının ana sebepleri; miskinlik, tembellik, kadercilik olmuştur. Bunların toplumda yaygınlaşmasını sağlayanların başında din adamları gelir. Dolayısıyla en önemlisi, din adamlarının devlet işlerine karışması, din merkezli devlet idaresi sisteminin öne çıkarılması, tarikatların sürekli alt gruplara bölünüp birbirleriyle düşmanca çekişmesi, milletin parçalanmasına sebep olur. Uygarlıktan geriliğe ve çukura doğru kayış bundan kaynaklanır. Uygarlıktan geriliğe ve sonuçta yıkıma gider. *** Horasan kültür harmonisinin ürünü olan Ahmet Yesevi, Arap ve Fars kökenli din adamlarının din merkezli dünya işlerini de yönetmeye kalkışmalarına şiddetle karşı çıkmıştır. Bu yönde olanlarla çatıştığı için Horasan'ı terk edip kendi yöresi olan Yesevi şehrine dönmüştür. Zeki Velidi Togan, “Türkistan” adlı eserinde, Ahmet Yesevi'nin bu konudaki fikrini ve kararını şöyle açıklamaktadır. “Din ile Devleti iki ayrı şey bilen Türk Şeyhleri, hocaların dünyevi işlere karışmasını kötü görürlerdi.” Bu ifadeyi referans olarak göstermemin sebebi, yıllardan beri savunduğum Laiklik ilkesinin ne denli önemli olduğunu hatırlatmaktır. Bu düşüncesinin geçerli olduğuna tarihi bir belge olsun istedim. Kaldı ki, laiklik düşüncesini dünyada ilk benimseyen ve uygulayan Büyük Selçuklu Devletinin Hakanı Tuğrul Bey'dir. Laikliği sistemleştirip devlet yapısına uygulayan da Mustafa Kemal Atatürk'tür. (Detay için: Turanın Kalbi Horasan, Palme Yayıncılık, 2016, Ankara) *** Günümüze gelirsek; son on beş yıldan beri bu ülkeyi yöneten muhteremler, tarihimizi bilmedikleri, okumadıkları, öğrenmeye de niyetli olmadıkları için sürekli "kandırıldılar". Aslında, saf ve samimi dindar halkı kandıranlar kendileridir. Zaten isminden de anlaşılıyor, adam kandıran parti olmanın sonucu olarak halk kanıyor! Türk milletinin 3000 yıl önce, devlet idaresi ile din işlerinin ayrı şeyler olduğunu kavramış ve uygulamış olmaları tesadüf değildir. Devlet işleri ile dinin birbirine karıştırılmaması gerektiğinin, aksi halde tehlikenin büyük olduğunu, bu halin Türk milletini böleceğini anlamadılar, görmediler! Anadolu'nun ruhunu yansıtan arı Türkçe ile dizeleri beyinlere nakşeden Yunus Emre'yi de okumadılar, öğrenmediler. Bilselerdi; “Tasavvuf'un kendini bilmek olduğunu, kendini bilmenin temelinin de ilim olduğunu" de öğreneceklerdi. Yunus Emre’yi okuyup anlayabilselerdi, tarikatların, cemaatlerin, dolayısıyla dinin devlet işlerine karıştırmazlardı! Diğer yandan Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un 100 yıl önce söylediklerini anlayabilseydiler, milleti otuz altı etnik parçaya bölüp "mozaik" lafını sakız yapıp çiğnemezlerdi. “Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez, Toplu vurdukça sineler, onu top sindiremez. Sen-ben desin efrat, aradan vahdeti kaldır, Millet için kıyamet, o zaman haktır.” Mehmet Akif Ersoy *** Ülkenin haline bakar mısınız; tarikat ve cemaatleri destekleyip büyüttüler, devlete yaydılar, devletin imkânlarının paylaşımı söz konusu olunca düşman kesildiler birbirlerine. O tarikatlar ve cemaatler, birbirlerini dinsizlikle, yalancılıkla, sahtekârlıkla, hırsızlıkla suçlamaya başladılar. Her cemaate, her tarikata göre diğerleri hırsız, dinsiz, münafık, zındık! Bunlar birbirlerini öldürmekten dahi çekinmez duruma geldiler. Tarikat ve cemaatler, maddi ve siyasi güç kazanmak için, devletten nemalanmak için, ikbal ve menfaat elde etmek için insanları Kur’an-ı Kerim ile, Allah ile, peygamber ile aldattılar. Din marketçiliği yaptılar. *** Tarihi olaylar ve belgeler, insanlığın gelişimi, dinler arasındaki en önemli benzerlik, ne zaman ki din merkezli devlet idaresi esas alınmış ise, orada mutlaka kan vardır, ölüm vardır, nifak vardır. İnanç, birey ile Tanrı arasındaki kişisel sorumluluktur. Kimin ne kadar dindar ya da inançlı olduğunu bir başka kul tayin ve tespit edemez. İnanç derecesini ve ibadetin değerini sadece Yaratan bilir ve karar verir. Birey ile Tanrının aracısı sadece Kur'an ve Peygamberdir. Onun dışında hacı-hoca, şeyh-mürit safsatası, bir "ruhban sınıfı" yaratma girişimidir ki şu anda ülkemde birden fazla ruhban sınıfı yaratılmıştır. İslam Hıristiyanlaştırılmıştır! Bunun sebebi, tarikat ve cemaatlerin devlete egemen olmasından kaynaklanmaktadır. En canlı örneği, bu siyasi iktidarın son 15 seneden beri besleyip büyüttüğü FETÖ/PDY organizasyonunun 15 Temmuz kalkışmasıdır. *** Çare ve çözüm nedir? Milli bilinç sahibi siyasi kadroların mutlaka iktidara gelmesi ile sorun çözülebilir. Milletin adını dahi anmayan, milleti "ümmet" olarak algılayan karanlık niyetli, cumhuriyete karşı kin ve nefret yüklü bir zihniyetin idaresindeki ülkenin sonu felakettir. Tanrı'nın Peygamberlere bile sadece tebliğ görevi verdiği halde, kendini peygamber sanan, ona sıfatla atfeden sahtekâr, mürai, çirkin politikacıların devlet yönetiminden mutlaka arındırılması şarttır. Din ve devlet işlerinin ayrı tutulmasının şart olduğunu çok iyi bilen Bozkurt Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, bu sebeple "Lâiklik" ilkesini devletimizin temel yapı taşı olarak benimsemiş ve uygulamıştır. Bu eylem ta Büyük Selçuklu Hakanı Tuğrul Beyden, Ahmet Yesevi'den beri benimsenen, Gazi Paşa ile sistemleştirilen Laiklik İlkesi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kırmızıçizgisidir, olmazsa olmazıdır! Ülkemin bugün bu perişan duruma gelmesinin tek nedeni, din merkezli devlet idaresinin oluşumu için cumhuriyetin dönüştürülme hamleleridir. İşte somut söylemler; “Lâikliği yeniden düzenledik” diyen Cumhurbaşkanı, “Lâiklik İlkesi Anayasadan çıkarılmalıdır” diyen TBMM Başkanına ve “FETÖ ile bizim menzilimiz aynıdır” diyen Cumhurbaşkanı ortada duruyorlar. Şimdi de o cumhurbaşkanı 'bunlar yetmez, bana Türkiye'nin tapusunu verin' diyor! Durumumuz budur. Vatandaş bunun farkına varırsa, düzelir, varmazsa... R. Demir (3.3.17; Bağbaşı-Denizli)

730

©2008, Tüm Hakları Prof. Dr. Ramazan DEMİR'e Aittir729670