Güncel ve Sosyal Bilim Makaleleri

Türk Gençliğine Hitabe Düşmanlığı…

kişisel web

21.5.18

Türk Gençliğine Hitabe Düşmanlığı… Prof. Dr. Ramazan Demir Son zamanlarda herkesin dikkatini çeken sıcak gündem maddeleri var; Sabah Andı, Gençliğe Hitabe ve Atatürk’ü koruma kanunu hakkındaki saldırılar… Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini kurduktan sonra onu korumak ve kollamak için bir vasi tayin edilmiştir; o vasi, Türk Gençliğidir… Her dönemde var olacak olan bir gençlik, tükenmeyen bir milletin neslin her dem var olacak gençliği… Bu tespit bile başlı-başına bir üstün zekânın öngörü yeteneğidir… Onun içindir ki Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi bu bağlamda çok önemlidir, çağlar üstü bir değerdir ve her çağda var olacağı için önemsenir... *** Yıl 1924, Atatürk’ün okuduğu önemli bir belge var önünde “Orhun Yazıtları”… Bu kaynağı okurken, Bilge Kağan’ın “Ey Türk, üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir ki. Ey Türk! Ökün (titre) ve kendine dön!” diye yazdığı bölümün kenarına, “Büyük Nutuk, böyle bir hitabe ile son bulacaktır” diye not düşer… Bu bilgiyi bilen ehli kalem ve kitap aydının sayısının da çok fazla olduğunu sanmıyorum. Belge, milli hafızamız olan merkezlerden biri Anıtkabir’dedir… Bilge Kağan’ın, Türk milletine gelecek hakkında tehlike vuku bulduğunda neler yapacağını öğütlediği gibi Mustafa Kemal Atatürk de Türk gençliğine cumhuriyetin korunması için hitapta bulunmuş, neler olabileceği ve yapabileceği noktalarında gerektiğini söylemiştir. Son yıllarda, siyasi iradenin ‘hoşgörüsü’(!)ne dayalı bir Atatürk ve cumhuriyet düşmanlığı, onlara saldırı dikkat çekiyor. Özellikle bazı milli değerler ve kazanımlar üzerinden Atatürk ve cumhuriyet kuruluş felsefesini yıpratma ve ötekileştirme faaliyetleri artık alenen yapılmaya başlandı. Bunların başında okullarda okunan sabah andı, Atatürk’ün gençliğe hitabesi ve Atatürk’ü koruma kanunu geliyor. Gençliğe hitabeyi bu yazımızda ele alacağız. Şimdi bu konuyu irdeleyelim; ne diyor Atatürk: “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk İstiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.” İrdeleme: İlk görev olarak; Türk gencinin bugünkü ve gelecekteki varlığının tek şartı; tek dayanağı, özgürlüğünü ve kurduğu cumhuriyeti sonsuza kadar korumak ve savunmak olduğunu hatırlatıyor. Bu, Türk gencinin en kıymetli varlığı, hazinesi olduğunu, gelecekte bu hazineyi elinden almak isteyecek iç ve dış düşmanlarının olacağını söylüyor Gazi Paşa… Bu kadar açık ve net… Peki, bugünü düşünelim, sorgulayalım ve ‘böyle bir tehlike var mıdır yok mudur’ diye… Türk gençleri önce milli kimliği olan milli bilinçten uzaklaştırılıyor, milli kimliklerini kaybetmek için emperyalist projeler öneriliyor. Kimlik kaybı için önerilen proje ise “Yeni Osmanlıcılık...” Cumhuriyet her yandan yumruklanıyor, kinle beslenmiş yerli hainler dış kaynaklı SOROS ve AB fonların desteğinde saldırıyor cumhuriyetin temel ilkelerine, kazanımlarına… Böylece gençliğin milli kimliği zayıflatıldığı için varlıklarının tek garantisi olan cumhuriyetin nasıl yıkıma doğru sürüklendiğinin farkında değil… Olanlar da, çok az bir kesimi temsil ediyor… Bir kısım gençlerimiz ise, varlıklarını yok edecek bu SOROS veya AB fonlarına kapılmayı marifet sayıyor, yetmiyor bir de “dinler arası diyalog” adıyla dini kimliklerini de kaybetmeleri için “Hıristiyanlaştırılmış Müslümanlık” tezine itibar etmekteler… Sonuçta “Hıristiyan Müslümanlar” topluluklar türetiliyor. Böylece sadece milli değil, dini kimliklerini de kaybetmeleri söz konusudur gençlerin... *** “Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir.” İrdeleme: Türk gençliğinin cumhuriyetini ve hürriyetini savunabilmeleri için önce özgür olmaları gerekir. Hâlbuki despotizmin egemen olduğu siyasî kuruluşlar ve yaratılan korku atmosferi, istihbarat güdümlü örgütler aracılığıyla gençlere nefes aldırılmıyor. Her şeye rağmen mücadele için kendini feda etmeye hazır vatanseverler, her türlü fedakârlığı yaparak vatan savunmasına geçtiklerinde susturulmakta, ipe gönderilmekteler. Örnek mi? İşte 12 Eylül öncesi yaratılan karşıt-gençlik düşmanlıklar ve bu düşmanlıklar gerekçe gösterilerek yağlı urgana gönderilmeler… Bugün ise, siyasi iradeyi yerdi, tenkit etti, düşüncesini söyledi diye terörist ilân edilmekte gençler, düşünürler, aydınlar… Dahası var; bu Ülkede, milliyetçi olmak, milliyetçilik yapmak suç sayıldığını biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Emniyet Genel Müdürlüğü bir rapor hazırlıyor; bu istihbarat raporunda, cumhuriyetin en temel ilkesi olan milliyetçilik, ‘iç tehdit’ unsuru olarak gösterilmektedir. Gazi Paşa bakınız ne diyor; “İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.” Böyle bir durum karşısında Gazi Paşa’nın bu ifadesi bize; “örneği görülmemiş” bir emperyalist galibiyet ve onun işbirlikçileri dahili ihanetin temsilcileri olarak acaba bugünleri mi kast etmişti..!? Soru???!!! Hatırlayalım Irak’ı işgal eden güçleri; Türkiye üzerinden Güneydoğu bölgemize de yerleşmeye başlamıştı emperyalist gücün ‘ağababası’; yerler kiralanmış, barakalar, hangarlar, silah depoları inşa edilmeye başlanmıştı. Hatta bazı limanlarda genişletme inşaatlarına bile başlanmıştı… Neyse ki aklıselim vatansever olanların nesli henüz tükenmemişti TBMM’de de 1 Mart tezkeresi geçmemiş, işgal için ‘yasal kılıf’ hazırlanamamıştı böylece... Halen köşe-kapıcısı olarak sırıtan kiralık ‘dolmakalemler’, ekran baykuşları o günlerde hararetli olarak öttüler, aldıkları yağlı ‘yal’ın gereği olarak yalaka rollerini hakkıyla yaptılar ve sanki ülkenin sahipleri onlarmış gibi; “…biz ABD’ye karşı koyamayız, yanında yer alalım, masaya oturup ganimetten pay kapalım…” varsayımını öne çıkararak milletin kafasını bulandırdılar... *** İşte bu tehlikeyi de Gazi Paşa şöyle ifade ediyordu: “Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.” İrdeleme: Şu anda emperyalist güçlerin gelip zorla (cebren) işgal yapmalarına gerek yok artık. Yetiştirdikleri kiralık, hain uşaklar aracıyla vatan işgal altına da alınabiliyor pek âlâ… Hileyle ve desise ile yalan ve dolan ile Yurdumun canlılığının göstergesi olan ‘sinir sistemi’ karşılığı iletişim araçları; ptt, telekom, uydular yani tüm ülkeyi anında felç edecek haberleşme ağı, enerji sistemlerini besleyen alanlar, pektim işletmeleri satılmış, tamamına yakını yabancı sermayenin eline geçmiş durumda..! Ülkemin yer altı hazineleri olan madenler, cevher ocakları, kıt da olsa petrol yatakları beli amaçlara hizmet eden gayrı-milli kapitalist şirketlerin himayesine verilmiştir. Satılmadık banka nerdeyse kalmamış… Tarım ülkesi olan yurdumun üreticisi buğdayda, tütünde, afyonda, pancarda yabancıların üstünlüğüne (insiyatifine) terk edilmiştir… Dahası var; Atatürk’ün vatanı işgalden kurtarmak için araç olarak kullandığı Bandırma Vapuruyla aynı ismi taşıyan ve satılmayan tek liman olan Bandırma limanı da satılmıştır. Hem de, Gazi Paşa’nın Samsun’a hareket ettiği 16 Mayıs tarihinin yıldönümünde… Bundan daha âlâ işgal olabilir mi? Hangi güçlü ülke gelip askeriyle bu kadar içimize girip kurumlarımızı, varlıklarımızı ele geçirebilirdi ki? Ordulardan ne haber mi? Evet, ordular henüz dağıtılmamış gibi görünüyor, ancak öylesine psikolojik harekâtlarla yıpratılmış ki, ordunun kıprayacak ne hali ne de mecali kalmıştır. Ülkemin tüm kurumları, tek mermi atılmadan, vatandaşın önce midesi sonra da toplum mühendislik projeleriyle zihni satın alınarak, teslimiyet bayrağını dalgalandırmışlardır. Ülkemin pek çok kurumları, yerli işbirlikçiler aracıyla işgal edilmiştir; işin özeti budur... *** “Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler.” İrdeleme: Vereceğim örnekler herkesin malumu olan ve basına akseden beyanatlardır. Bu beyanlara bakıp Gazi Paşa’nın bu uyarısını daha iyi değerlendirebilirsiniz. İşte o ifadelerden bazı seçmeler; düşünüz ki ülkeyi idare eden siyasi iradenin ileri çıkanları, Türk yurdunda “Türk dediğin nedir ki?” diyebiliyorlar!!! “Türkiye’de 36 etnik grup var…” Herkesçe bilinen bir siyasi kuruluşun bağlayıcı programının yabancı kaynaklı memorandumdan kopyalanma iddiası ise, akıllara durgunluk değil, hicap verecek bir durumdur… Dünyadan bihaber çoğunluk olan halka uydurma-kandırma ‘dindarlık’ yutturmasıyla oyunu alıp iktidara gelmek en büyük marifet olmuştur… Yetmedi; “Avrupa elbette iç işlerimize karışacaktır” diyebilmek… “Biz yapmazsak birileri gelip yapar” diyen bir zat, cumhuru temsilen bunu söyleyebiliyorsa, daha nasıl bir gaflet ve delalet nerede aranmalı? *** Daha sı var; “Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler.” Diyor Gazi Paşa… Sıradan insanın söylemeye hicap duyacağı, onursuzluk kabul edeceği şu ifadeleri kullanan zihniyet sırf devleti eline geçirme pahasına da olsa devleti yeren zihniyet; “Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaatine sığınmayı” yeğleyerek, bunu alenen diyecek kadar çukurlaşmış bir zihniyetin egemen olduğu bir ülkede, Gazi Paşa’nın işaretiyle uyumlu değil midir? *** Dikkate değer diye sayan oldu mu bilmiyorum; son on yıl içinde, siyasi iktidar mensupları ne kadar ve nerelere Yurt Dışı geziler yaparak kimlerle görüştüklerini kaydeden ve bu seyahatlerden ülkeye gelen faydanın ne olduğunu bilen var mı? Örneğin iktidarlarından hoşnut olan ‘ağababalar’; ABD, İngiltere ve AB ülkelerin peşine düşen siyasiler, acaba, siyasî gelecekleri hakkında nelerin konuşulduğunu kayıt altına alan devlet belgesi ve bunları bilen var mı? Eş başkanlığını yapmakla övünen Tayyip Bey, acaba, Türkiye’nin, Kafkaslarda ve Orta Asya’daki Türk Dünyası’nın ve elbette ki Ortadoğu’daki İslam ülkelerinin sömürülmesi için köleleştirme projesi olan Büyük Orta Doğu Projesi’nin (BOP) sonucunu tahmin edebiliyorlardır, BOP’un Türkiye’ye neler kazandırdığını biliyor olmalılardır ki eş başkanlığını yapıyorlar. İyi de, ya kendilerine dayatıldığı gibi değil de başka amaçları güdüyorsa bu proje, acaba, gelecekte nasıl bir hikâye ile anılacağını hiç düşündüler mi? ** “Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.” Yıllarca reçetelerini ezberlediğimiz IMF ve Dünya Bankası politikaları Türkiye’ye hep acı reçeteler önermiş ve parasal sopa ile devamlı ‘kösteklemeye’ devam etmiştir. Bilen bilecektir 1850den sonra dış borç almaya başlayan Osmanlı nasıl ki Tanzimat Fermanı ile tam anlamıyla borç sarmalına girdiyse, bugün de Osmanlı’nın borçlandığının çok daha ötesinde cari açıkla bıçak sırtında durmaya çalışan bir ekonomi çıkmazıyla karşı karşıya ülkemiz… Bankacılık sistemini tamamen ele geçiren yabancı sermaye, 100 milyar doları geçkin bir meblağla “kredi kartları” borcuyla vatandaşı adeta rehin almış durumdadır. Kredi kartı borçları artık ödenemiyor, sadece faizlerini ödeyebilen kendini mutlu hissediyor. Gayrisafi milli hasılanın katlar-katlar derecesindeki cari açık, devlete iflâs anlaşması (konkordato) ilan etme ihtimalini dahi konuşulmaya başlanması, milletin hangi fakirlik-fukaralık ve biçarelik içinde olduğunun özetidir. *** “Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!” İrdeleme: Başta; ey Türk genci, ey işçi, memur vatandaşı, ey Türk aydını, kendini kul-köle saymayan ey birey; tüm bu kötü şartlar varken, geleceğin tehlikedeyken, geleceğinin mirasçısı ve sahibi olarak sizler bu şartlar karşısında nasıl bir vazife yüklenmeyi düşünürsünüz? Bu hitabe satırları bu soruyu sordurmaktadır… Bu şartlar karşısında sana vazifeler verildiğinde; aşınmış millî kavramlar, mahrem sırlarının dahi yok edildiği devlet, hatta kozmik odalarının bile deşifre edildiği cumhuriyette nasıl bir görev üstlenirsin? En önemlisi de karşı istihbarat örgütlerinin vatanını işgal etme örgütlenmesi karşısında sana düşen görevlerin etkinliği, yine iç hainler aracıyla sınırlandırılmaktadır. Sen ey Türk genci, bu manzara karşısında, damarlarında hareket halindeki al ve ak renkli hücre yığınını içine alan plazma ile birlikte vatan savunma ruhunu yeniden şahlandırmak, düşmana haddini bildirmek asli görevin değil midir? Buna hazır mısın? Yoksa sen de mi “bana ne?” diyenlerden mi olacaksın? Yoksa Ata’nın sana verdiği işaretin gereği olan ihtiyaç duyduğun manevi gücün damarlarındaki soylu kanın içinde olduğunu unutacak mısın? Sonuç: Özetlenmeye çalıştığımız; bugünün iç ve dış düşmanların, Türkiye Cumhuriyetinin geleceğini Türk gençliğine emanet eden Mustafa Kemal Atatürk’e, onun söylemlerine, ilkelerine, fikirlerine neden düşman olunduğunun anlaşıldığını; emperyalizmin ve onun yerli işbirlikçi hainlerin, bölücülerin, çıkarcıların neden Atatürk’e, cumhuriyete, okullardaki sabah andına, gençliğe hitabeye saldırdıklarının sebebinin de iyi anlaşıldığını… Ey Türk genci, sence Gazi Paşa’nın sana ithaf ettiği söylemler, sana verdiği bu görevler, senin gelecek yaşamında, varlık sebebin olan ‘asil görevleri’ yapmak üzere harekete geçmeyecek olursan, sonucun neye-nereye varacağını düşünmelisin… Yoksa ‘daha zamanı var’ mı diyorsun? Özgürlüğünü, cumhuriyeti, yurdunu korumak ve savunmak için bugün beklenen o gün değil midir sence? Ey genç arkadaş; şunu asla unutma; Ata’sının kendisine emanet ettiği ‘hitabeye’ dahi sahip çıkmayan genç, vatanına da, bayrağına da, özgürlüğüne de sahip çıkamaz..! Böyle bir gençlik köle ve tebaa olmaya mahkûm demektir... Karar ve tercih senindir…

119

©2008, Tüm Hakları Prof. Dr. Ramazan DEMİR'e Aittir746951